top of page

Son Fetvahane ve eski müftüler

  • Yazarın fotoğrafı: rizakati
    rizakati
  • 22 Haz 2021
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 22 Şub 2022

Bedriye medresesine, müftü dedemizin elini öpmeye giderdik bayramlarda.

Bizim ırmak, Zafer ilkokulu ve Cıncıklı Mescitten sonra uğradığı Bedriyye Medresesinin avlusundan geçerken, mekânın son zamanlardaki virane durumuna ve içinde yaşayanların sefaletine hüzünlenmiş ve geçmişte medresenin müderris ve mollalarının ders çalıştığı mamur ve mağrur günlerini anımsayarak hayıflanmıştır her halde, ömrünün son günlerinde.

Bedriye Medresesi, Zafer ilkokulundan gelen ve Cıncıklı mescidin karşısında ikiye ayrılarak Büyük ve Küçük Taşpazar’a giden yol ile Hacı Osman konağının karşısında bu yolları kesen yolun arasında kalan adayı işgal ediyor. Benim çocukluğumda, Büyük Taşpazara giden yolun köşesinde Demir Çeşme, karşısında ise İzzet Efendilerin konağı vardı.

Medrese, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci saltanat döneminde (1205-1211) komutanlarından Dânişmendli Bedreddin Yusuf’ tarafından yaptırılmış ve onun adına izafeten Bedriye Medresesi denilmiş. Zamanın hışmına uğrayıp yıkılan medreseyi Kadızade İbrahim Efendi 1909 tarihinde yeniden yaptırmış ve kendisi de burada ders vermiş. Bu nedenle halk arasında Kadıoğlu medresesi olarak da bilinir.

Yeni bina, yerel (Tüf ) kesme taş kullanılarak yapılmış “L” planlı, yedi odalı bir medrese olarak hizmet görmüş. Odaların beş tanesi doğu - batı istikametinde, iki tanesi güney - kuzey istikametindedir. Her odanın ayrı kapısı mevcuttur. Odalarda dikdörtgen biçimli, kenarları ahşap pervazlı ikişer pencere vardır Odaların önünde on yedi taş sütun ve yedi kemerin oluşturduğu revak yer almaktadır. Odaları ve revağı tek çatı örtmektedir. Tavan ahşap hatıllar üzerine serilmiş hasırdan oluşmaktadır. Çatı üçgen olup ahşap iskeletlidir. Üzeri alaturka kiremitle örtülüdür.

Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca özel idare tarafından satışa çıkarılan binayı Kadıoğulları almış ve kendi haline bırakmış. Benim çocukluğumda burası çok bakımsızdı ve çok yoksul aileler barınıyordu. Kuzey köşesindeki iki katlı bölüm fetvahaneymiş.

Osmanlı Devleti’yle birlikte şeyhülislâmlık ve ona bağlı birimler de ortadan kalkınca resmi makam olarak fetvahaneler de işlevini yitirmiş. Ancak Aksaray’da müftüler, fetva talepleriyle ilgili görevlerin devredildiği Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir memuru olarak bu mekânda oturmaya devam etmişler. Zaten mahalli seçimle hayat boyu seçilen müftünün camilere imam tayin etmekten başka resmi görevi yokmuş.

Kadızade İbrahim Efendinin vefatından sonra onun yeğeni (kardeşi Hacı Mehmed’in oğlu) Hacı Şükrü Kadıoğlu müftü oldu; onun vefatından sonra da Süreyya Dellaloğlu eski sistemde müftülük yaptı. (Hepsinin ruhu şâd, mekânı cennet olsun. Allah şefaatlerine nail etsin.) Ondan sonra devlet dairesi sistemine geçildi. Belediye civarında bir yer kiralanarak, müftü, idare memuru, katip ve hizmetliden oluşan bir kadro oluşturuldu. Dışardan tayin edilen ilk müftü Ali Osman Ceylan idi (daha sonra Konya müftüsü oldu).

Müftü Hacı Şükrü Efendi, babaannemizin kardeşi (babamızın dayısı) idi. Biz dede derdik. Dini bayramlarda akraba büyüklerini evlerinde ziyaret edip, ellerini öpmeye giderdik. Müftü dedemizin, Cıncıklı Mescidin karşısında tek katlı mütevazı evinde ise sadece hanımı Fadime teyzeyi bulurduk; elini öper, harçlığımızı alır, doğru Bedriye medresesine gider, Kuzey kanadındaki iki katlı bölümün dışından üst kata çıkan merdivenlerini tırmanırdık. Sofada bizi hizmetli Niyazi Efendi, Müftünün bizi sevdiğini bildiği için gülerek karşılar ve hemen dedemizin tebrikleri kabul ettiği geniş odaya alırdı. Oda, müftü efendinin iki yanında ve kenarlardaki sedirlere oturmuş ziyaretçilerle dolu olurdu. Dedemiz bizi görünce sohbeti keser, gülümseyerek bize işaretle yaklaşın derdi. Yanına varır, elini öper harçlığımız alır, sonra odadaki diğer ziyaretçilerin elini öper, çıkardık.

Zafer okulunda o yıllarda çift tedrisat yapılıyordu. Ben öğlenci olduğum yıllarda okula giderken çoğu kez, sırtında cübbesi, başında sarığı ile diri ve küçük adımlarla (bastonsuz) tin tin yürüyen ve büyük ihtimalle Ulu Camide öğle namazını eda etmekten dönen bu sevimli dedemize rastlardım. Beni görünce gülümserdi; ben hemen yanaşır, elini öper, hayır duasını almakla yetinmez ve 25 kuruş, hiç değilse 10 kuruş harçlık (pek para bulunmazdı mübareğin yelek cebinde) koparmadan yakasını bırakmazdım. Hey gidi çocukluk…



 
 
 

Yorumlar


© 2021 İstanbul - Türkiye

bottom of page